12 Eylül 2012 Çarşamba

"Doğum Planı"nın İç Tarafı: Sezgilerinizle Aranız Nasıl?

   Eminim herkese hayatı boyunca en az birkaç defa şu tavsiyeyi almıştır: “Fazla düşünme!”
   Fazla mı düşünüyoruz sahiden? Bir karar vereceğimiz zaman, önemli bir değişiklik olduğunda, bir şey seçmeden önce, bir şeye hazırlanırken, bir şeyleri yoluna koymaya uğraşırken…
   Her zaman önümüzde seçeneklerin yazılı olduğu düzenli bir kağıt olmaz elbette. Bazen bunu biz yapmaya çalışırız, bir kağıt alır ve otururuz, artılar eksileri, gelişi gidişatı planlamaya uğraşırız.
   Doğuma hazırlık kurslarında sıkça bahsedilen ve doula yolculuğum boyunca en sık karşılaştığım terimlerden biri de “Doğum Planı.” Hamilelik sürecini mümkün olduğunca bilinçli geçirmeye çalışan gebeler/anneler için doğumu planlamak oldukça faydalı olabilen bir süreç. Peki bunun sınırı ne olacak? Bir doğum ne kadar planlanabilir?

Sağ Beyin / Sol Beyin
   Düşünmenin iki türlü boyutu olduğunu varsayabiliriz: Analitik Düşünme ve Sezgisel Düşünme.
   Beynin sol yarımküresi analitik düşünme ile; ölçüp biçme, neden-sonuç ilişkilerini kavrayabilme, düşünceleri mantık zeminine oturtma ve zaman algısı gibi işlerle ilgilenir.  Sağ beyin ise sezgileri yönetir. Yaratıcılık, sanatsal faaliyet, rüya görme, hayaller ve her çeşit içgüdüsel davranış; beynin sağ tarafının işidir.


   Biz bugün içgüdüsel ihtiyaçlarımızı karşılarken ve içgüdüsel faaliyette bulunurken beynin sol tarafının neredeyse tamamen geri çekildiğini ve sağ beynin aktif hale geldiğini biliyoruz. Yemek yemek, sevişmek, uyumak, korunma/sevme/çoğalma güdüleri gibi, doğum yapmak da sağ beynin yönettiği bir içgüdüsel faaliyettir. Bu yüzden doğum esnasında, kişi isterse bir doğum uzmanı olsun, bildikleri ve mantık süreçlerinden geçirdikleri değil, sezgileri ön planda olacaktır. Pam England’ın İçgüdüsel Doğum (Birthing From Within) kitabında bahsettiği “Doğum Diyarı”na geçiş bu sayede sağlanır. Kadın artık bilimsel olarak bildiğine emin olduklarına değil, sadece öylesine, birden bire, bir şekilde bildiğine emin olduğu hislere göre hareket ediyordur.

   Sol beyni ona hazırlıklı olması gerektiğini söylemiş, nasıl bir yerde ve kiminle doğum yapacağına karar vermiş, doğumun fizyolojisi hakkında fikir sahibi olmuştur. Hangi tercihlerin kendisi ve bebeğinin sağlığı için daha iyi olacağı hakkında düşünmüştür. Doktoruyla uzun uzun konuşmuştur belki, belki de hamilelik ve doğum ile ilgili kitapları hatmetmiştir.
   Ancak hamileliği boyunca artan sezgi gücünün doruğuna doğum esnasında ulaşan kadın, artık bu planlarını gözden geçirmeye yanaşmıyordur. Çünkü artık aklının ve mantığının ötesinde onu yönlendiren başka bir güç vardır. Sezgileri, içgüdüleri ona rehberlik ediyor; neyin daha iyi olacağını ve ne yapması gerektiğini ona bir bir anımsatıyordur.
   ‘Fazla düşünme’ dediğimiz zamanlar bu zamanlardır işte. “Bırak…” deriz, “kalbinin sesini dinle…”

   Çoğumuz hayatımız boyunca, özellikle bu çağda, analitik düşünmeye ağırlık veriyor; sezgilerimize değil bildiklerimize, öğrendiklerimize ve akla uygun olanlara güvenmeyi öğreniyoruz. Okullarda aldığımız eğitim hep bir sol beyin egzersizi, bu hengâmede sağ taraf zayıf düşebiliyor, sezgilerimizi, içimizi dinlemeyi unutuyor olabiliriz.

   Ama yine de “düşünme!” dediğimizde, düşünmediğimizde, neye kulak vereceğimizi gayet iyi biliyoruz.


Sezgisel Doğum Hazırlığı
   Doğumda fiziksel olarak daha güçlü ve rahat olabilmek için neler yapılabileceğini bir düşünün: Egzersiz, iyi beslenme ve her çeşit fiziksel hazırlık…
   Doğum esnasında sezgilere daha iyi kulak verebilmek için, içgüdüsel hareketlerimizi serbest bırakabilmek için ve içsel rehberlikten faydalanabilmek için de birtakım egzersizler yapılabilir. Sağ beyni çalıştıracak her türlü aktivite: Sanatsal faaliyet, meditasyon; hatta beden ve zihin dengesini sağlamanın en iyi yolu olan yoga… Resim yapmak, şarkı söylemek, rüyaları hatırlamak, doğayı gözlemlemek, toprak ile uğraşmak… İç dünyanızı renklendireceğini düşündüğününüz ne varsa…
   Bunların hepsi içsel doğanızı dinlemenizi sağlayacak ve doğumda size rehberlik edecek olan sezgilerinizle yapacağınız antrenmanlardır. Doğum esnasında sağlıklı bir beden ne kadar önemliyse, sağlıklı bir zihin de o kadar önemlidir.
   İnsanlar doğadan uzaklaşırken sadece topraktan, ağaçlardan ve tabiatın güzelliklerinden değil, kendi içsel doğalarından da uzaklaşıyorlar. Günümüzde neden doğumda daha çok müdahalelere ihtiyaç duyuluyor? Ninelerimiz, annelerimizden dinlediğimiz doğum hikâyelerinden neden bu kadar farklı bizim hikâyelerimiz?
   Bugün bedensel olarak doğal sağlığımızı koruyabilmek için nasıl fazladan çaba göstermemiz gerekiyorsa, sezgilerimizi ve zihnimizi korumak için de bazı çabalar gerekiyor…
   Doğum planı yaparken bu yönümüzü de dikkate almamız gerek.


Boşluktan gelen şeylerden biri de doğallıktır.
Çünkü bir bitki veya taş için doğal olmak bir sorun değildir.
Ama bizler için bazı sorunlar vardır…
Bizler doğal olabilmek için çaba göstermek zorundayız.
                                                                 Shuaryo Suzuki



11 Ağustos 2012 Cumartesi

Doğum Sancıları III - Ne Yapabilirim?


   Pekâlâ, doğum sancıları hakkında az çok bilgilendik, onları anladık ve kabullendik diyelim. Sadece bu bile onlarla olan ilişkimizi doğrudan etkileyebilecek önemli bir faktördür, ama yine de, sancı sancıdır. Nasıl baş edeceğiz?
   Ağrıyı azaltıcı ya da tamamen yok edici medikal yöntemler bir sonraki yazının konusu. Bu yazıda kısaca doğum sancılarıyla başa çıkmak için neler yapılabileceğinden bahsedeceğiz.

Kendini Tanı
   Her insanın ağrı eşiği farklıdır. Acıya ne kadar dayanıklı biri olduğunuzu az çok biliyorsunuzdur. Kadınlar için referans alınabilecek sancılardan biri, adet sancısıdır mesela. Adet dönemleriniz sancılı geçiyorsa, bu sancılar olduğunda ne yapıyorsunuz? Ne iyi geliyor? Ya da herhangi bir ağrı çektiğinizde, baş ağrısı, diş ağrısı, böbrek sancısı vs… Tepkiniz ne oluyor? Neye ihtiyaç duyuyorsunuz?

   Bu ufak tefek ipuçları doğumda sancıyla baş etme yöntemlerinden hangisini seçeceğiniz konusunda size rehberlik eder. Onlarca yöntem vardır ve 9 ay, hepsini deneyip öğrenmek için çok da uzun sayılmaz… Ağrıyla ilişkinizi yeniden keşfetmek, doğuma hazırlık sürecinde size düşündüğünüzden daha fazla yardımcı olacaktır.
   Bu keşif için kullandığımız yöntemlerden biri de buz küpleri. İki elinize aldığınız birkaç buz küpünü 1-2 dakika tutmaya çalışırsınız, buzlar acı verir ancak size zarar vermez.  Buzlar elinizdeyken rahatlama tekniklerini deneyebilirsiniz.

Kararlı Olmak
   Tek başınıza ya da size eşlik edebileceğini düşündüğünüz partnerinizle/dostunuzla oturun ve hayal edin: Kendinizi nasıl doğururken görmek istiyorsunuz? Bir sancı geldiğinde, ne yapıyorsunuz? Başkalarından neler bekliyorsunuz? Sancı anında nelere ihtiyaç duyuyorsunuz?
   Doğum ile ilgili bilgileri, inançları gözden geçirmek de bu süreçte faydalıdır. Oturup doğum ve sancılar ile ilgili inançlarınızı, düşündüklerinizi kısa maddeler halinde, hızlıca, çok düşünmeden yazmak; daha sonra bu inançlarınız üzerinde çalışmanız için size fırsat verecektir.
   Özellikle ilk kez doğum yapacak olan kadınlar için bu biraz zaman alabilir, ama yine de doğum sancıları ile ilgili fikrinizi netleştirebilmek, onlarla nasıl başa çıkılacağı konusunda oldukça yardımcı olacaktır.

Güven Duygusu
   Kendinize ne kadar güvendiğinizi tarttıktan sonra düşünün, partnerinizin desteği konusunda neler hissediyorsunuz? Varsa doğum destekçiniz size ne şekilde yardımcı olacak? Doktorunuza/ebenize ne kadar güveniyorsunuz?
   Doğumdan önce, doğumunuza katılacak kişilerle bunları konuşmanız ve netleştirmeniz, kendinize olan güveninizi de olumlu yönde etkileyecektir. Çekinmeden sorun, doğru soruları sorun. Acıyla baş etmek için tercih edeceğim yöntemleri uygulayabilecek miyim? Doktorum dolaşmama izin verecek mi? Dayanamayacağımı düşündüğümde ağrı kesici alabilecek miyim? Doğum destekçim/doulam hep yanımda olacak mı? Aklınıza gelebilecek her şeyi sorun ve emin olun.
   Doğum sırasında kendinizi güvende hissetmeniz doğumunuzu kolaylaştıracaktır. Daha az stres hormonu demek, daha kısa ve kolay sancılar demek!

Düzenli Pratik
   Doğuma hazırlandığınız süre boyunca tercih edeceğiniz hazırlanma yöntemlerini ciddiye almalısınız. Ağrılarla başa çıkma teknikleri öğreniyorsanız, bunları düzenli olarak uygulamanız ve alışkanlık kazanmanız gerekir. Nasıl nefes alacağınıza doğumda karar veremeyebilirsiniz! Önceden bol bol pratik yapmış olmak, güven duygusu oluşmasına yardımcı olacak ve sancılarla daha iyi başa çıkmanıza yardımcı olacaktır.

Maneviyat, Huzur
   Her kadının muazzam bir iç dünyası vardır... Doğumda yardımcı olabilecek en iyi şeylerden biri, sizi siz yapan şeylerle bağlantı kurmaktır. Dinlediğiniz bir müzik, sevdiğiniz bir resim, yanınızdan ayırmadığınız bir eşyanız, dilinizden düşürmediğiniz dualarınız… Bunların hepsi size her şeyin yolunda olduğu hissini vermeye yarayan şeylerdir. İç dünyanızla hamilelik sürecinde bol bol haşır neşir olmaya fırsatınız olacak, doğururken sizi rahatlatacak olan şeyleri içgüdüsel olarak biliyorsunuz zaten. Bunları bulun. Ve kullanın.

Teknikler
   Doğumda ağrıyı azalttığı bilinen, dünyanın her yerinde kullanılan teknikler vardır. Nefes, dans, yoga hareketleri, masaj, ılık banyo, odaklanma biçimleri; bunlar ve daha fazlası hakkında doğuma hazırlanırken fikir sahibi olabilirsiniz. Seçeceğiniz yöntemlerden birkaçı veya hepsi, doğru bir şekilde uygulandığında, sancılarınızı daha kolay atlatmanızı sağlayacaktır.
   Doğuma hazırlık kurslarına katılarak, konuyla ilgili kitapları okuyarak ya da size rehberlik edecek bir doula eşliğinde bu teknikleri öğrenebilir ve uygulayabilirsiniz. Unutmayın! Bedeniniz ne yapacağını gayet iyi biliyor. Nasıl doğuracağınızı öğrenemezsiniz, yalnızca keşfedebilirsiniz

10 Ağustos 2012 Cuma

Doğum Sancıları II - Neden Oluyor?


   Doğum sancılarının fiziksel olarak nasıl oluştuğunu öğrenmek herkese iyi gelmeyebilir! Bazı kadınlar için olayın teknik detaylarını, bilimsel açıklamalarını bilmek faydalı olsa da, bazı kadınlar vücudunda gerçekleşen bunca aktiviteyi korkutucu bulabilir. Böyle bir durumda, bilgiden kaçınmak yerine bu bilgileri olumlu bir desteğe çevirebilmek çok önemlidir.

   Şahit olduğum ilk doğum, bahçe kapımın önündeki koliye sığınıp doğum yapan bir kedinin doğumuydu. 5 saat süren bu süreci heyecanla izlemiştim. Ağır hareketlerle kutuya yerleşmesi, durup beklemesi, ıkınmaları, bebeği yavaşça çekerek çıkarması, temizlemesi, bunu diğer iki yavruya da sabırla yapması, göbek bağlarını kesmesi, plasentayı yemesi; her biri muazzam bir sükûnet ve rahatlıkla gerçekleşmişti. Sonunda 3 bebek kedi, annelerinin memelerini bulmuş, keyifli keyifli emiyordu. O ana kadar kediye nasıl yardım edebilirim, onu nasıl koruyabilirim, ya bir sorun olursa diye dertlenip durmuştum ama kedi, yorgun gözleriyle gözümün içine bakarak bana harika bir ders vermişti: doğa ne yapacağını bilir.
   Kadın bedeni ne yapacağını bilir. İçgüdüsel doğamız bize doğamızın gerekliliklerini yerine getirirken yol gösterir.
   Tanıdığım bir Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı doktor, “her kadın normal ve sorunsuz bir doğum yapabilir. %5 bir ihtimalle, sorun çıkması durumu vardır. Biz hekimler bu %5 için kadının yanında oluruz” demişti.
   Peki bu doğal süreç, bu kadar ağrılı olmak zorunda mı? Neden çekiyoruz bu sancıları?

Şükürler Olsun, Bebeğim Geliyor!
   Bebek doğum kanalında ilerlerken kardinal hareketlerini gerçekleştirir. Yani yolculuk boyunca karşılaştığı dirençlere göre pozisyonunu değiştirir ve yol alır. Bu hareketler, kaslara ve sinirlere baskı yaparak ağrı hissetmenize neden olur.
   Hissedilen sancılar dolayısıyla salgılanan stres hormonları, aynı zamanda bebeğin oksijen seviyesini de dengeler, akciğerlerini doğduktan sonra alacağı ilk nefeslere hazırlar.
   Bebek iyice yaklaştığında, doğum kanalındaki kaslar ve bölgedeki kemikler esneyerek bebeğe yol açar. Bu, elbette biraz ağrı vericidir ama bedeninizin bebeğinizin gelişine yardımcı olma biçimidir.

   Ağrı anneye rehberlik eder. Sancılar size gezinmeniz mi yoksa oturmanız mı gerektiğini söyler, rahatlamak için yapacağınız hareketler bebeğin doğabilmek için doğru konumu kazanmasına yardımcı olur. Bu da bebeğin mesajlarından biridir elbette, sadece iletişim yöntemi, doğal olarak, biraz vahşidir :)

Hormonlara İzin Ver
   Doğum sırasında salgılanan epinefrin ve norepinefrin hormonlarının korku, endişe gibi durumlarda daha fazla salgılanarak sancıları negatif yönde etkilediğinden bahsetmiştik. Bu hormonlar normal seviyede olduğunda, bebek için de faydalı aslında. Ancak doğumda doğanın birer nimeti kabul edebileceğimiz iki hormon daha aktif rol oynar, endorfin ve oksitosin.
   “Mutluluk Hormonu” da diyebileceğimiz bu iki hormonun salgılanması, kasılmaların düzene girmesini sağlar. Pelvik bölgede kasılmalar hissettiğinizde sinirler beyne daha çok oksitosin salgılaması için sinyal gönderir. Bu sayede rahim boynu kolaylıkla açılır ve ıkınma refleksleri gelir.
   Kısacası, sancı olmadan kolay kolay salgılanamayacak olan bu hormonlar, her şeyi düzenlemek ve anneyle bebeğini rahatlatmak için çalışırlar.
   Sancılara izin vermek, bu hormonların doğru çalışmasına da izin vermek demektir.

Ceza mı, Armağan mı?
   Ortaçağ Avrupa'sında doğum sancılarını, Havva'nın günahının bedeli olarak yorumlayanlar, bu sancıları dindirmek için ilaç kullanılmasını yasaklayacak kadar ileri gitmişti. Neyse ki bugün, bu sancıların neden olduğunu, ne işe yaradığını ve nasıl işlediğini biliyoruz. Üstelik onlarla baş edebilmek için onlarca yöntemimiz var! Bir sonraki yazıda sancılarla nasıl barışabileceğimizden bahsedeceğim. Mucizevi kadın bedeni, doğurmaya, hayat vermeye hazırdır. Bir bebeği dünyaya getirebilmek bir ceza değil, muazzam bir armağandır...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Doğum Sancıları I - Neler Oluyor?


Her hamile ya da hamile kalmayı düşünen kadın merak eder:  Doğum sancıları neye benzer? Nasıl başlar? Ne kadar sürer? Dayanabilecek miyim?

Annelerimizden, ninelerimizden, komşu teyzelerden dinlediğimiz doğum hikâyeleri kadar sinema filmlerinde veya dizilerde gördüğümüz o meşhur “bağıran kadın sahneleri” de doğum sancıları ile ilgili fikirlerimizi etkiler. Kimisi kolaycacık doğurduğunu anlatır rahatlıkla, kimisi saatlerce nasıl ağrı çektiğini anlatır hatırlamak istemeyerek.

Peki, nedir bu işin aslı astarı? Doğumda neden sancı çekiyoruz? Bu sancılar ne işe yarıyor? Çekmezsek olmaz mı sanki? Hem nasıl baş edeceğiz bununla?

Aşağıda Neler Oluyor?
Doğum sancısına neden olan faktörlerin çoğu, doğum sürecinin doğal gereklilikleridir. Vücut, enerjisinin büyük bölümünü dünyaya gelecek olan bebeği dışarı itmeye yöneltir. Bu süreçte açılan, kasılan, gerilen ve tam bir hormon fırtınası yaşayan kadın bedeninde neler olur?

Rahim Kasları: Doğum sürecinde rahim kaslarına ulaşan oksijen miktarının az olması, bu kasların acı verici biçimde kasılmasına neden olur.

 Serviks (Rahim Ağzı): Doğum başladığında rahim ağzı da incelmeye ve bebeğin dışarı çıkmasına izin vermek üzere açılmaya başlar. Buradaki gerilme de acı verici olabilir, özellikle bu bölgede ve vajina içindeki sinirlere bebek baskı yaptığında ağrı hissedilir.

Kemikler: Pam England’ın dediği gibi, “Bu kemikler doğurmak için yapılmıştır!” Kadınlardaki leğen kemiğinin erkeklerdeki leğen kemiğiyle kıyaslandığında en belirgin özelliği, esnek ve geniş olmasıdır. Doğum sırasında bu kemikler üzerinde yer alan kaslar ve bağlar, bebeğin rahatça geçebileceği şekilde doğum kanalını açmak üzere harekete geçerler. Eh, doğum dışında pek kullanmadığımız bu kaslar ve kemiklerin durumunu biraz yadırgayabilir, şaşkın bir ağrı hissedebiliriz elbet…

Boşaltım Organları: Sabırsızlanan bebek, annenin idrar yolu, idrar torbası ve rektumu üzerinde de baskı oluşturarak ağrıya sebep olur.

Doğum sürecinde vücutta gerçekleşen bu değişikliklerin ne kadar acı verici olacağını etkileyen bazı faktörler de şunlardır:

Hormonlar: Doğumda herhangi bir sebepten kaynaklanan aşırı endişe, korku gibi durumlarda salgılanan stres hormonları (epinefrin/adrenalin, norepinefrin/noradrenalin), hissedilen fiziksel acının daha fazla ve uzun hissedilmesine neden olur.

Bebeğin Durumu: Büyük ve tombul bebekler, sinirlere yapılan baskı açısından, biraz daha ağrı verici olabilirler. Ayrıca bebeğin pozisyonunun da ağrı miktarı üzerinde etkisi vardır. Ancak büyük bebek, onu doğuramayacağınız anlamına gelmez! Her kadının bedeni, bebeği için ne yapması gerektiğini gayet iyi bilir. Sadece bedeni doğru yönlendirebilmek gerekir.

Genel Sağlık Durumu/Psikolojik Durum: Bazı anneler kendilerini ağrılarla başa çıkma konusunda daha güçlü, sağlıklı ve pozitif hissederler. Durum böyle olmadığında ne yazık ki hormonlar yine devreye girecek ve hissedilen ağrı biraz daha fazla olacaktır.

Yalnızlık ve Güven Duygusu: Yapılan araştırmalar, doğuma psikolojik ve fiziksel olarak hazırlanmış olan annelerin doğumda daha az ağrı hissettiğini doğruluyor. Aynı şekilde, doğumda bir partnerin, ebenin veya doğum destekçisinin/dulanın desteğini alan kişilerin de kendilerini daha güvende hissederek doğum sancılarından daha az etkilendiği de kanıtlanmıştır.

15 Haziran 2012 Cuma

Ölümü Düşünmek

Bugün, eski bir arkadaşımın öldüğünü öğrendim.
Çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Bir daha ne zaman görüşürdük o da meçhul. Ama yakın ya da uzak, fark etmiyor. İnsan bildiği birinin ölümüne inanamıyor. Ya hep başkalarının başına geliyor sanıyoruz, ya da gerçekten görmezden geliyoruz ölümü.

Hayatımız boyunca karşılaşmak istemediğimiz şeyler arasında birinci sırada ölüm. Kendi ölümümüzü aklımızın ucuna bile getirmek istemeyiz zaten, başkalarının ölümü ise "allah korusun"lu onlarca koruma sözcüğünden sonra dillendirilebilir ancak.

Ama ölüm var. Ve her gün milyonlarca insanın doğuyor olması gibi, milyonlarca insan ölüyor. Ve biz bunu arada sırada da olsa, düşünmeliyiz.


Thich Nhat Hanh
 Thich Nhat Hanh, Farkındalığın Mucizesi kitabında nefesin farkında olmanın ve yaptığımız her şeyi yavaşça, hissederek, bilerek, farkında olarak yapmanın mucizelerinden bahseder. Hiçbir duygudan kaçınmamak, her anı sevgiyle kabul etmek, anda olmak bize neler katar, onu anlatır tatlı tatlı. Ölüm ile ilgili de farkındalık geliştirmemizi söyler:

"Ölümün yüzüne bakmalıyız, onu tanımalı ve kabul etmeliyiz, tıpkı yaşama bakıp onu kabul ettiğimiz gibi."

Ölümle ilgili tiksinme ve korkunun üstesinden gelinmesi yaşamı daha kıymetli kılacaktır. Bunun için ölümün üzerinde düşünmekten, ölüm üzerinde meditasyon yapmaktan kaçınmamalı.


Doğum hakkında da her şeyi biliyor olabiliriz, her ince ayrıntıyı, her olasılığı, her bilimsel veriyi aklımıza kazımış olabiliriz. Ama yine de bu, kendi doğumumuzun nasıl olacağı hakkında tam bir kontrol yetkisi vermiyor bize. Tıpkı ölüm gibi.


Ama doğuma hazırlanırken yaptığımız gibi, ölüm fikrine de kendimizi hazırlayabiliriz. Kendimizin bilincinde olarak, ona karşı geliştirdiğimiz tutum ve yargıların farkına vararak, onu usulca yanımıza oturtup hayatımızın bir parçası olduğunu kabullenerek. Oğuz Atay'ın da dediği gibi, belki bahçelerimizde olmalıydı mezarlıklar, ölümü hatırlayabilmemiz için. Ama bu olmasa bile, bunu kendimiz yapabiliriz, ölümü düşünebilir, hayatı daha değerli kılabiliriz.

15 Mayıs 2012 Salı

Emziren Anneler İçin Çay ve Yağ

Heyecanla beklediğimiz doğum gerçekleşti. 4 saat süren bu mucizeye şahit olmak hayatımdaki en önemli dönüm noktalarından biriydi.
Teyzem ve bebeği gayet iyiler şimdi. Bir doğuma şahit olmak üzerine başka zaman yazmalıyım sanırım.

Daha yeni yaptığım iki bitkisel karışımı paylaşmak istiyorum şimdi. Belki hazırlaması hoşunuza gider sizin de, ya da anneciklere hediye veya tavsiye edersiniz... İkisi de kitaplardan derlenmiş ve denenmiş karışımlar.

Anne Çayı
Aktarda çalışırken en çok hazırladığımız karışımlardan biriydi ve çok olumlu geri bildirim alıyorduk. Teyzemin sütü az gelince hemen gidip hazırlattım, o da çok beğendi. Hem gaz şikayetlerini azaltmak için hem de sütü arttırmak için içilen lezzetli bir çay. Her yerde kolayca bulunan malzemelerle yapılıyor:


10 gr Anason
20 gr Rezene
20 gr Reyhan
10 gr Isırgan Yaprağı
5 gr   Yeşil Çay (Tadını yoğunlaştırması için koydum, koymasanız da olur)
10 gr Hibisküs (Hem meyve tadı hem de kırmızı güzel bir renk veriyor çaya)

Görüntüsü de, kokusu da, tadı da çok hoş oluyor. Minik keseciklere ya da kavanozlara hazırlayıp hediye etmeyi düşündüm bu çaydan annelere..

Anne Yağı
Bu yağ karışımına başka bir isim bulamadık, tavsiyelerinize açığım :) Göğüslere masaj yapıldığında hem süt kanallarını rahatlatıyor hem de göğüs ucundaki yaraların iyileşmesine yardımcı oluyor. Hazırlaması kolay, ben bir de kuru güllerle süslüyorum pek şirin oluyor.



50 ml Susam Yağı
20 ml Aynısefa Yağı
20 ml Çörekotu Yağı
Birkaç damla Lavanta veya Çilek esansı (koku vermesi için)


Hemen hemen bütün aktarlarda bulunan malzemelerdir bunlar. Bir de spreyli kutu rica ederseniz kırmazlar sizi, yağ daha rahat kullanılır hem öyle.

Şifa olsun!


5 Mayıs 2012 Cumartesi

Doğumu Beklemek

   Hayatta her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini bir şekilde hepimiz biliriz. Buna rağmen yaşamlarımızdaki panik, endişe, korku ve pişmanlık oranlarına bakılırsa, pek başarılı olamadığımızı da açıkça görürüz.
   Nadir anlar ve olaylar vardır, bin nasihatten iyi olan, çok okuyandan bile daha iyi bilmemizi sağlayan bazı şeyler her zaman gerçekleşir. Kimi zaman hemen ders alırız olanlardan, kimi zaman da aradan zaman geçer ve anlam kazanır yaşananlar.
   Doğumu beklemek de böyle işte. Bir bekleme odası olmadığından, sehpadaki dergilerle oyalanamıyorsunuz. Anneliğe geçişine pek az kalmış gebe, vücudunu ve bütün hayatını bambaşka gözlerle izliyor. Baba bütün gündelik yaşamı tekrar, bir yabancı gözüyle gözden geçiriyor. Aile, eş dost, heyecan ve merakla haber bekliyor, seremonide yer almayı istiyor. Bebeği kucağına almayı dört gözle bekleyen herkes gibi eşya da hazır; bütün evde sevimli bir durgunluk.



   Teyzem, benden yalnızca beş yaş büyük. Bu yüzden hem anne yarısı hem de iyi bir oyun arkadaşı ve dost oldu benim için her zaman. İlk bebeğini bekliyor, bugün 40. haftasını doldurdu. Gökyüzünde son Yeniay'ı gördüğümde, "dolunayda gelecek bebek belki de, hadi hayırlısı" demiştim kendi kendime. Sonunda içim içime sığmadı, pılımı pırtımı toplayıp İstanbul'a geldim ve teyzemin evine yerleştim. 3 gündür beraberiz. 3 gündür hazırlanıyoruz. Bugün çantayı kapının yanına koyduğunu gördüğümde ben de çantamı hazırladım, her an her şey olabilir diye.
   Ev tertemiz, her şey yerli yerinde. Yemek yemeyi, hareket etmeyi, temizlenmeyi; hiçbir şeyi ertelemiyoruz. Aklıma gelen her şeyi, hemen yapıyorum 3 gündür. Her an her şey olabilir çünkü, fırsatımız olmayabilir bazı ufak tefek detaylara geri dönmeye.

   İlk geldiğim gün ufacık bir "ah" dediğinde elim ayağıma dolaşıyor, ta içerden koşup geliyordum "iyi misin" demeye. Sürekli saati kontrol ediyordum, acıkmış olabilir miyiz, başka bir şeye ihtiyacımız olabilir mi diye. Hatta sürahiyi gidip gelip kontrol edip "en son ne zaman su içtin sen?" dediğim bile oldu. Tavrımın biraz gerginlik yaratabileceğini fark ettiğimde durdum, nefes aldım ve düşündüm, kontrol/müdahale mekanizması devrede miydi yine? Yoksa arada sırada konuştuğum annem, anneannem, diğer teyzelerim vesaire, onların beklentilerine göre mi davranıyordum? "Duygu yanında, iyi bakar o teyzesine" mi diyorlardı acaba? Ben teyzeme bakmaya mı gelmiştim buraya sahi?
   İkinci gün yüklenip getirdiğim kitaplarıma dönmeye fırsatım olduğunda, kendime pek keyifli bir tatil seçmiş olduğuma karar verdim. Evin içinde yavaş yavaş "ah"layarak dolaşan neşeli bir gebe olunca her şey bambaşka mı görünüyordu ne? Her şeye hazır olma fikri yeterince yeni ve düşündürücüydü. Şimdi gün içinde planladığım her şeyi sırasıyla ve kolaylıkla yerine getiriyor,teyzem için ilk güne nazaran daha az endişeleniyordum. "İçgüdüsel Doğum" kitabından esinlenerek bir doğum projesi yapmaya karar vermiş hem, şahane bir kapı süsü hazırladı kendisine boncuklarla ve tüllerle. Şimdi onun adına endişelenmek, onu takip etmek yerine onu izlemenin keyfini keşfetmiştim sonunda. Gebeliği boyunca ara ara aklını kurcalayan sıkıntılarından eser yoktu sanki. Ya da daha detaylandırmadan söylemek gerek, o sadece bekliyor.
   Üçüncü gün, bugün, sadece beklemenin dinginliğine ben de erişebildim sonunda. Son kalan işlerimizi yavaşça halledip yerleştik. Dinlendik, sohbet ettik, uzandık, kitap okuduk. İyice sertleşen karnı bugün daha hareketli. Nedense herkesin aklından 4 Mayıs tarihi geçiyormuş, bugün gelmedi bebek. Ama hala vaktimiz var ve sadece bekliyoruz. Her şeye hazırız. Güzel bir doğumgünü pastası bile yaptık bugün :)

   Ne olacağını biliyoruz, nasıl olacağını bilmiyoruz. Zaten bildiğimiz hiçbir şeyin faydası olmadığını gördüğümüz bir süreçteyiz. Sadece beklerken, huzur içinde, içgüdülerimizle, içimizi dinleyerek dururken bilgi ve deneyimler silikleşiyor. 
   Süreci izlerken bütün önyargılarımı gözden geçirme fırsatım oluyor. Her ne kadar "doğumuna çok az kala bir gebeyle vakit geçirmek harika olacak" diyerek buraya geldiğimi düşünsem de etraftan aldığım "daha ilk hamileliği, gündüzleri de evde yalnız, yazık" mesajlarına düşündüğümden fazla önem vermiş olduğumu görüyorum.
   Neyse ki şimdi, ben olmasam da, hiç kimse de olmasa; ister ilk ister beşinci doğumunu gerçekleştirmek üzere olsun, ne yaptığını çok iyi bilen bir kadının yanında olduğumu biliyorum. Bir şekilde bütün kadınların böyle olduğunu hissetmek harika. Bekleme süreci, her hikayede farklı olsa da benzer mesajlar içeriyor olmalı. Zaten hazırız.


   
   Dolunaya iki gün kaldı. Doğuma ne kadar kaldı hala bilmiyoruz. Çantalarımız hazır. Eşya hazır, içimiz hazır. Hazırız. Bu dünyadaki en güzel şeyi bekliyoruz. Ben bile, saymakla bitmeyecek farkındalık ve anı biriktirdim şimdiden. Teyzemin durgun gözleri nereleri görüyor, rüyalarına neler giriyor kimbilir... Doğumdan sonra hepsini konuşacağız elbet. Şimdi hepimize, onu DoğumDiyarı'nda rahat bırakmak düşüyor.

10 Nisan 2012 Salı

Doula'nın Yolculuğu - Unutuş Zamanı

Söz büyüdür. Doğal oluş halindeki bir “şey”i söze döktüğün anda, onu bir kalıba dökersin aslında. Bu büyü bir çeşit yönlendirme de olabilir, sınırlama da; aslında bir müdahale başlı başına.
Yüzyıllardır, dünyanın bizi çevrelediği ilk zamanlardan bizim onu çevirmeye yeltendiğimiz bu çağa kadar, tanımlamadığımız bir şey kalmayana dek mücadele etmek üzere yönlendik.
İlk oluş, sorudan ibaretti. Biz o tek, kutsal, kaotik soruyu alıp, söze buladık. Bulaştık.
Sözsüz yapamaz olduk. Tanımlayamadığımızdan korktuk. Anlatamadığımızda bunaldık, anlamadığımızda
kıvrandık.
İçten içe, içimizi boğan söz ve anlam ve kavram kalabalığından yakındık ama bu acıyı yine kelimelerle yok etmeye çalıştık.
Her duyguyu tanımlamak, anlamak gerekiyordu. Her doğa olayına bir isim bulmak zorundaydık. Nedenleri, sonuçları irdelemezsek olmazdı. Dünyayı, tanrıyı, insanı, varoluşu anlamak ve anlamlandırmak zorundaydık.
Deliriverirdik yoksa! Boşlukta sallanır dururduk. İfade edilemeyecek olanların içimize dolmasıyla olabilecek en derin ıstıraba mahkûm olabilirdik!
Şimdi.

İlahi olanın, gerçeğin içine dolmasına izin vermek, bu çağda büyük cesaret gerektiriyor. Yanlış kodladığın hissedilirse bir akıl hastanesine kapatılman an meselesi! 19. yüzyılda içine dönen, şiir yazan, resim yapan, uzaklara dalan, hüzünlenen, pek konuşmayan melankolikleri, romantikleri bir düşün. Ya intihar ettiler, ya akıl hastanelerinde yaşlandılar, yahut katledildiler. “Toplumun huzurunu bozmak, mevcut düzene karşı gelmek” gibi gerekçelerle üstelik.
Bugün kimse kimseyi doğramıyor içine döndüğü için. Ama kişiye kendi çelişkileri, engizisyondan daha büyük baskı yapıyor.
Maruz kaldıklarımızla beraber, özümüzle ilgili çelişkilerimiz çoğalıyor.
Şimdi.
Bir düşün.
Kelimelerinin elinden alındığını. Tanımlarının kaybolduğunu. Anlam verdiğin her şey için oluşturduğun muazzam dizinin sihirli bir şekilde yok olduğunu. Dilini unuttuğunu.
Bir sahne geliyor gözümün önüne. Muazzam bir bahçe. Her renk çiçeği, her türlü canlıyı, güzelliği, bolluğu barındırdan, cennet kavramıyla ilişkilendirdiğimiz her şeyin bir arada, mükemmel bir uyum içerisinde varolduğu bir bahçe. Cennetin ta kendisi. Güzelliğin, ferahlığın ve uyumun ta kendisi.
Bahçeye girmeden evvel, önünde akan nehirden geçmen gerek. Lethe ırmağı gibi. Suyundan bir damla alırsan vücuduna, bildiğin her şeyi unutacaksın. Lal olacaksın. Abdal olacaksın. Kelimelerin, anlamların, tanımların, hepsi yok olacak; akıp gidiverecek.
Durup düşünmez misin? Tereddüt etmez misin?


Şimdi üzerinde durduğum eşik taşı, bana sorup duruyor, var mısın?
Sıkı sıkı tutunduğun, bildiğin, öğrendiğin, giydiğin, sarıldığın, sen bildiğin her şey. Seni sen yapan her şey. Herkes. Herhangi birini bile, herhangi bir sebepten, bütünüyle bırakabilir misin?
Çevreleyen her şey törpülendiğinde tam ortada kalacak olan öz, bütün çıplaklığıyla, kendinin farkında olmaya hazır mı?
Farkında olarak unutmaya, bırakmaya hazır mısın?
İlerlemek deyince bir sayı doğrusundan başka bir şey düşünemeyen modern zihnin, bir sarmalın içinde gezinmeye hazır mı?
Doula yolculuğu üzerine epey düşündüm, anlamlandırdım, eksilttim bazı şeyleri, bazılarını çoğalttım. Kadınlık, insanlık, doğum vesaire. Aklımda dönüp duranlar bunlardı. Ama hayatımda daha önce de birkaç kez olduğu gibi, “ilahi bir afallama” yaşamış vaziyetteyim. Bana oturup bir şeyler anlatılmalı, öğretilmeli diye düşünürdüm.
Doula yolculuğu, sadece bir yolculuk. Tam manasıyla ve bütün manadan arındırılmışlığıyla bir yolculuk. Koca bir hiç doğurup sırrına ermem icap eden bir yolculuk. Manasına değil, cevabına hiç değil. Sırrına, ta kendisine.
Şimdi bir ağaç gibi duruyorum. Öylece duruyorum. Konuşmadan, anlamlandırmadan, tanımlamaya çalışmadan.
Önce söz vardı. Peki ya onun da evvelinde?
Bir sıraya koymak gerekecek elbet. Yine durmayacak içim, anlatmam icap edecek. Bilmiyorum nasıl olacak. Ama rengarenk bir müzikle başladı yolculuk. Gölgemi kovalayacağım belki. Kancalarda asılacağım. Dönüp duracağım unutarak, en baştan alarak.
Ama nasıl bir heyecan bu, ne “tam” bir yolculuk!!
Selametle!


(Bu ağaca Gökçeada'nın en rüzgarlı tepelerinden birinde rastlamıştık. Şimdi yeniden çıktı karşıma fotoğraf, daha çok bakıyorum şimdi ona.)

30 Mart 2012 Cuma

Doula: Doğum Destekçisi, Gebe Danışmanı

Doula Eğitimine katılmaya karar verdiğimden beri içim kıpır kıpır. Öğreneceklerimi, deneyimleyeceklerimi düşündükçe daha da heyecanlanır oluyorum. Bugüne kadar ilgi duyduğum, hakkında okuduğum ve okumaya devam ettiğim her konuya farklı bir gözle de bakabilmeye başlıyorum. Bu süreci kısaca şöyle özetliyorum: "Doula oluyorum, doluyorum!"

Ama bu girizgah boyunca adlandıramadıklarım kadar, anlatamadıklarım da beni biraz rahatsız ediyor. En çok da "Ne var ne yok, n'apıyorsun?" diye soranlara "N'apayım, Doula oluyorum" dediğimde "Ne, ne oluyorsun?" deniyor, o zaman biraz afallıyorum. Basitçe açıklamak istemiyorum, detaylarla sıkmak da istemiyorum. Ama sahiden, doulalığı nasıl tanımlıyorum?



Gebeye Hizmet Etmek
Doula (dula şeklinde telaffuz ediliyor), Antik Yunan'da "hizmet eden kadın" anlamına gelen bir kelime aslında. Günümüzde hamilelere destek sağlayan yardımcılar anlamında kullanılıyor. Doğum Koçu da deniyor doulalara, doğum destekçisi de. Ama sanırım tanımlarken kullanmayı en sevdiğim tabir "gebe danışmanı".
Hamilelik süresince, doğum sırasında ve hatta lohusalık sürecinde annenin yanında olan, deneyim ve eğitimi sayesinde müstakbel annenin istediği, beklediği şekilde doğum yapabilmesine yardımcı olan kadın Doula. Peki bunu nasıl yapıyor? Her kadın doğuştan, bebek doğurabilme yeteneği ile dünyaya gelmişken, bir doulanın bu süreçte ne gibi artıları olabiliyor?
Doula-anne ilişkisinde belirleyici olan faktörler var. Bir doula, anne ile ilk karşılaşmasında, ona ilk olarak "nasıl bir doğum beklediğini ve istediğini" soruyor ve bu cevap, en belirleyici etken olarak ilişkinin devamını sağlıyor. İlişki süresince doula, anneye şu aşamalarda yardımcı oluyor:



1. Doğru kararı vermek: Gebe nasıl bir doğum isterse istesin, doula ona seçeneklerini anlatıyor, doğru kararı vermek isteyen anneye yol gösteriyor. Seçeneklerinin tamamının farkında olan gebe, daha bilinçli bir şekilde karar vermiş oluyor.


2. Gebelikle yeniden barışmak: Müstakbel annenin verdiği karar doğrultusunda doula, onu istediği şekilde doğum yapabilmesi için hazırlıyor. Doula'nın aldığı nefes terapileri, aromaterapi, egzersiz ve masaj eğitimleri bu süreçte anneyi rahatlatıyor, bilmediği bir şekle girmiş olan vücudunu yeniden keşfetmesini sağlıyor.

3. Özgüven tazeleme: Vücudunun ve gebeliğin gelişiminin fiziksel, duygusal ve spiritüel olarak yeniden farkına varan gebe, endişelerinden uzaklaşıyor ve keyifli bir hamilelik ve doğum için kendi kendini yönlendirebilecek şekilde rahatlıyor.

4. Sosyal destek: Büyük Gün geldiğinde güvenilir bir yardımcının varlığı yalnızca anneye değil, babaya ve bebeciği bekleyen diğer yakınlara da huzur veriyor. Günümüz koşullarında ne yazık ki her doktorun bütün soruları cevaplamaya vakti ve enerjisi olmayabilir, bir doula elbette medikal olarak bir doktorun bilgisine ve eğitimine sahip değildir ancak hamilelik ve doğum ile ilgili eğitimini ve deneyimini paylaşmaya hazırdır, soruların cevaplanmasına yardımcı olmak için vardır.

5. Ben olsaydım ne yapardım?: Hayatının en özel deneyimine odaklanmış anne ve babanın o anda ilgilenmek isteyecekleri son şey hastane prosedürleridir. Bir doula bu konuda da oldukça yardımcıdır, hastanelerde ne olması-ne olmaması gerektiği konusuna hakimdir, hukuki hakların farkındadır ve anne-babayı bu konuda yönlendirebilir. 
Konuya hakim olmayan, duygusal açıdan güvende olabilmek için teslim olma ihtiyacı hisseden anne, doğumda etken değil, edilgen olarak yer alabiliyor maalesef.
Bir doula, annenin kendi doğumunda bütünüyle aktif olabilmesi için onun yanında oluyor.

6. Doğum Arkadaşı: Yapılan araştırmalar, doğum sürecinde başka bir kadının yalnızca varlığının bile, doğumun daha kolay ve sağlıklı geçmesine yardımcı olabildiğini gösteriyor.
Anneye ihtiyacı olan fiziksel ve duygusal desteği vermeye hazır ve sadece bunun için orada olan bir kadın olarak doula'nın varlığı,
*doğum sancılarının daha kısa ve sorunsuz bir şekilde atlatılmasına yardımcı oluyor
*kişinin doğum ile ilgili negatif duygularını ve düşüncelerini azaltıyor/yok ediyor
*suni sancı, forseps, vakum ve sezaryen gerekliliğini çok büyük oranda azaltıyor.
*annenin ağrı kesici ya da epidural ihtiyacını azaltıyor.
Ayrıca araştırmalar destek alan anne ve babaların,
*daha güvende ve ilgilenilmiş hissettiklerini
*yeni aile düzenlerine daha kolay uyum sağladıklarını
*emzirme sürecinde daha başarılı olduklarını
*kendilerine daha çok güvendiklerini
*doğum sonrası depresyonunu yaşamadıklarını ya da çok daha kolay atlattıklarını da gösteriyor.(1)
Kısacası doula, hamilelikten sonra "keşke" dememesi için elinden geleni ardına koymayarak gebeye hizmet ediyor.

Gebeye Hizmet, Doğaya Hizmet
Çok sevdiğim bir ablam, (Hülya Abla, kulakların çınlasın:) ilk doğumunu anlatırken onu heyecanla dinlemiştim. "Henüz 17 yaşındaydım" diyor, "korkmuyordum, kendime güveniyordum ama bilgisizlik işte, insan tedirgin oluyor."

Sancıları sıklaştığında yanında ebesi varmış. "O kadar kesin ve güven dolu bir ifadeyle yapabilirsin diyordu ki bana. Yapabileceğimi biliyordum. O sadece bana gösteriyordu. Ama hala, bugün bile, onu karanlıkta bir ışık gibi hatırlarım..."

Keşke bugün her kadının doğumunda böyle güzel bir ebeyle karşılaşma, özel olarak ilgilenilme şansı olsa. Ancak mevcut sağlık sistemi yüzünden bu ne yazık ki her zaman mümkün olamayabiliyor. Bu boşluğu dolduran doulaların, anneye ve anneliğe hizmet ederken aynı zamanda doğaya da hizmet ettiğini düşünüyorum. Günümüz şartlarında doğadan ve kendi doğasından uzaklaşmaya mecbur bırakılmış kadın ile Doğa Anne arasında bir köprü gibi doula. Aslında işi bundan ibaret. Annenin potansiyelini ortaya çıkarmasına yardımcı olmak.

Elimden geldiği kadar doulalığı tanımlamaya çalıştım. Yolculuğum boyunca da tanımlamam devam edecek aslında, hep beraber öğreneceğiz yeniden...

Yararlanılan Kaynaklar:
Özge Dündar Taşkın'ın Doula desteği için 10 neden yazısına da göz atmayı unutmayın!

27 Mart 2012 Salı

Doğal Doğum

"Doğal doğum" kavramıyla ilk karşılaştığımda, "doğum zaten doğal bir şey değil midir?" diye geçirmiştim aklımdan. Organik domatese "domates zaten organiktir" demek gibi aslında... Sonra insanın aklına ister istemez, daha fazla sayıda, daha verimli, daha ekonomik olması açısından üretilen 'organik' domatesler geliyor tabi. Canlı bir organizma, domatesliğinden teknik olarak hiçbir şey kaybetmemiş ama bu yeni yapay ürünün, domatesin ta kendisiyle arasındaki farkları sıralamak için romantik bir doğasever olmaya lüzum da yok herhalde...

İşte bu tip bir doğallık tartışmasında işin içine ruh ve öz kavramları giriyor. Doğumun özünü, aslını, ta kendisini düşünmek geliyor ardından.

Bugün yine sağlık bakımından daha verimli ve daha pratik olması açısından, doğumun yapaylaştırıldığını görebiliyoruz. Kadınlar ve bütün insanlık Batı tipi tıbba bel bağladığından beri doğum, yaşam döngüsünün en doğal ve en sıradan ve en büyülü aşaması olmasına rağmen; hastanelerde gerçekleşen herhangi bir tıbbi operasyondan farksız hale getirildi. Elbette hayatının en hassas aylarını geçiren kadınlar da, modern bir cahillikle kendini modern tıbbın ellerine bırakmış durumda sayılabilir. "Aman anneye-bebeğe zarar gelmesin, bütün imkanlarımızı kullanalım daha sağlıklı olsunlar" diyerek asıl amacımızdan sapmış bulunuyoruz.

Doğu'da Tıp Anlayışı vs. Modern Batı Tıbbı

İlksel anlayışa göre tıp, insanın mevcut ve potansiyel sağlığını koruması, geliştirmesi; olası sorunlarla karşılaşıldığında da yine ya kişinin kendisinde ya da doğada hazır bulunan içsel enerji ile iyileşmeyi kabul eder. Binyıllardır bu şekilde kabul edilmiş ve uygulanmaya devam eden anlayıştan sonra gelen modern tıp ise, işin teorik ve bilimsel yönüne kendini öylesine kaptırmış durumdadır ki, ancak bu şekilde başarabileceği binlerce mucizevi teknoloji geliştirmesine karşın, anlayışın özünü kaçırmış durumda sayılır. Yeni tıp, eskisinin ulaşamadığı pek çok konuda muvaffak olmuş olabilir ancak hala klasik Doğu tipi tıp anlayışının derinliğine ulaşamamıştır.

Doğada hiçbir şey birden bire olmaz. Bir ağacın tomurcuklanması, bir bitkinin çürümesi, bir hayvanın yaşamsal süreçleri; her biri mükemmel bir uyum ve denge içerisinde ağır ağır gerçekleşmektedir. Batı tıbbı da, doğal süreçlere duyarsız kaldığı sürece, bu uyuma ayak uyduramayacak gibi görünmektedir. Yapılan sayısız araştırma sonucu ulaşılan mucizevi sonuçlara rağmen üstelik.

Tıpkı modern dünyada ulaşılan başarıların, insan doğasından uzaklaştıkça faydasız birer gövde gösterisine dönüşmüş olması gibi.

Kadının Gücü: Aktif Doğum

Daha önceki yazılarımda, kadının doğa ile olan ilişkisine ve uyumuna değinmiştim. Herhangi bir türün diğerine olan üstünlüğünü vurgulamak gibi bir niyetim kesinlikle yok, fakat Doğa'ya neden Doğa Anne dediğimizi; antik inanışlardaki Tanrıça figürünün anlamlarını sanırım hepimiz biliyoruz. Bu yüzden bugün, bir doğaya dönüş hareketi yaşanacaksa - ki çoktan başladı, yerinizi ayırttınız mı?:) - bu kesinlikle kadınlar ve dişiliğin kutsallığını hatırlayan insanlar tarafından başlatılacaktır/başlamıştır.

Janet Balaskas, bu hareketteki misyonunu 1983'te "Active Birth" (Aktif Doğum) adlı çalışmasını yayınlayarak gerçekleştirmiştir. 1992'de Peggy & John Kennell, Phyllis Klaus, Penny Simkin,
Marshal Klaus ve Annie Kennedy; hamile ve lohusa kadınların desteğe ihtiyacı olduğunu fark etmiş, DONA International'ı kurarak "biz buradayız" demişlerdir. Yalnızca doğum olayına değil, kadınlığın en kutsal döngüsünü olması gerektiği gibi gerçekleştirmesine son derece duyarlı olan bu insanlar, bir uyanışa öncülük etmişlerdir.

Bugün Doğal Doğum anlayışı, Türkiye'de yeni yeni olsa da, hemen hemen tüm dünyada hızla yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu hareket bir yenilik olarak ele alınsa bile, unutulmuş olanın hatırlatılması bakımından bir yenilik olarak kabul edilmeli.

Neden Doğal Doğum

Türkiye'de sezaryenle doğum oranının %40'ları aştığı biliniyor. Bir cerrahi operasyon gözüyle bakılan doğumlarda epizyotomi uygulanma oranı ise neredeyse %99. Yani herhangi bir müdahale yapılmaksızın gerçekleşen doğumlar yok denecek kadar az.

Müdahalesiz bir doğum, kadının ve bebeğin bu sihirli süreci doğal olarak yaşayabilmesi açısından önemlidir. Kadın gerekli hormonları salgılayabilmeli, bebek ilk nefesini almak üzereyken herhangi bir travma yaşamamalıdır.
Konuyla ilgili söylenebilecek her şey, buradaki linkte zaten söylenmiş, açıklanmış. Bana da, insanlığın ve özellikle kadının özüne dönüş serüveninde en önemli noktalardan birinin, yaşamın başlangıcının, olması gerektiği gibi gerçekleştirilmesi gerektiğini söylemekten fazlası düşmez.

Türkiye'de ve tüm dünyada bu anlayışın yaygınlaşmaya başladığını görmek umut verici. Ben de Doğa Anneme, Anneliğe ve bütün anlamlarına sahip çıktığımı gururla söyleyebilmek adına ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Sadece bilinçlenerek, bir iki kişinin bilinçlenmesine katkıda bulunarak bile bu dönüşüme ne muazzam bir katkı sağlayabileceğimizi unutmamak gerek.

Kadının Doğası : Ego'nun İşine Gelmeyen Dişi

Uyanışın temel bir parçası, uyanmamış seni tanımaktır; yani diğer bir deyişle, egonu. (1)

İnsanlık, artık dünyayı daha iyi ve yaşanılabilir bir yer haline getirmeye çalışırken nasıl da amacından saptığını ve çuvalladığını görebilir hale geldi; gezegenin düzeni için yapılanların doğasına nasıl da zarar verdiğini tehlikeli bir biçimde fark ederek hem de. Küresel ısınma, açlık, eşitsizlik gibi sonuçlar, tokat gibi her bireyin yüzüne birer birer, şiddetle çarpmaya başladı artık; kayıtsız kalmak mümkün değil.

Meselenin özünü anlayabilmek için, modern anlamda zamanın başladığı noktaya bakmak gerekiyor aslında. İsa'nın doğumuyla başlatılan zamana. Ve öncesine. Ve Kadın ile Erkek'in anlamlarının ve konumlarının önemine.

Anaerkil yaşayıştan Ataerkil düzene nasıl gelindiğini hiç merak ettiniz mi?

Bastırılan Tanrıça Miti

Kadının doğurganlığı ve doğası gereği kutsal kabul edildiği doğa tabanlı inanışlar erkek egosu tarafından bastırılmaya başladığından beri kadın, doğasından uzaklaştırılarak farklı rollere büründürüldü.


...yazının devamı HT Hayat'ta! 

21 Mart - Her Şeyin Başlangıcı

Ekinoksu Hatırlıyor Muyuz?

Doğa tabanlı inanışlar çağlar boyunca Doğu'da ve Batı'da temelde aynı sisteme sahipti, ancak kültürel ve coğrafi farklılıklar nedeniyle farklı şekillerde uygulandı ve isimlendirildi.
Ana Tanrıça Astarte, Babil'de İştar'dı, Hindistan'da Kali'ydi, Yunanistan'da Demeter'di. Anadiliniz Saksoncaysa Ostara derdiniz ona; Nordik dillerse Freya derdiniz; Mısırlıysanız İsis ya da Nut ya da Hathor ya da Neith. (Tom Robbins, Sıska Bacaklar)
İsimler farklıydı ama, inanış aynıydı.
Bayramlar da öyle. Bütün inanışların en değerli bayramı, hatta çoğunun yılbaşı kabul edilen Bahar Ekinoksu mesela... Asya, Ortadoğu ve Avrupa'ya kadar bütün kültürlerde ortak anlamlar yüklenen bu gün, gecenin ve gündüzün eşit olduğu, doğanın uyandığı, bereketin ve doğurganlığın kutsandığı bir gün olarak kabul edildi. Çağlar boyunca Anadolu ve Orta Asya'da Nevruz olarak adlandırılan Bahar Bayramı, Avrupa'da Ostara, Easter (Paskalya) olarak kutlandı ve kutlanmaya devam ediyor. Bu özel günün dişilik ve doğurganlıkla alakasını hatırlatan en güzel ayrıntı, dişilik hormonu östrojen (estrogen)'in adının Tanrıça Eoster'in adından türetilmiş olmasıdır.

Doğa ile tam uyum içerisinde yaşayan insan, zamanın başından beri bu döngülere ayak uydurarak, saygı duyarak hayatta kalmayı sağladı. Bugün okullarda "gece ile gündüzün eşitlendiği, güneş ışınlarının dünyaya dik geldiği gün" olarak öğretiliyor ama, her ne kadar arketipik bilinçaltında bir hareketlilik hissetse de, modern insan doğanın doğum gününü kutlamayı ihmal ediyor.

Üstelik bu yıl Ekinoks, tam da Yeniay'a denk geldi. Tam anlamıyla bir başlangıç günüydü. Her yıl 21 Mart'ta heyecanlanır, kendimce okuyarak, yazarak, gezerek ve düşünerek kutlardım bu bayramı. Bu yıl ilk defa, içsel olduğu kadar, gündelik yaşamıma da katabildiğim bir kutlama yapmayı başardım.

Ekinoks Kutlamaları

21 Mart günü, kişisel kutlama günüydü! Evimdeki bütün enerjiyi yenileyebilmek için gerekli gördüğüm bütün değişiklikleri ve düzenlemeleri yaptım. Özellikle kıştan kalan meyve ve sebzelerle uğraşmak, hiç tahmin etmezdim ama, harika bir meditasyon biçimiydi. Portakallardan ve havuçlardan reçel, elmalardan sirke yaptım, dizdim mutfağıma. Likörlük meyveler ayıklandı, dolaplar boşaltıldı; bolluğa ve berekete güzelce yer açtım kısacası.
Aysız geceyi, Doğu'da Venüs ve Jüpiter'i, Batı'da Mars'ı rahatça izleyebileceğimiz sessiz bir tepede durup dinlenerek geçirdik, sevgilim ve iki arkadaşımla. Gece kuşlarını ve rüzgarı dinledik.

Ertesi gün, Doula yolculuğumun başlamasına vesile olan kadınlarla tanışmak, sohbet etmek ve kutlama yapmak için düzenlenen toplantıya katıldım. Kadınlığı ve dişiliği kutlayan, kutsayan bu güzel insanlarla bir arada olmak, başlı başına bir yolculuktu.

Kısacası, bu yılın başında, önemli bir başlangıç yaptım. Bildiklerimi, öğrendiklerimi, merak ettiklerimi paylaşmak ve o ilksel bilincin uyanmasına -hem kendi içimde, hem de bütün dünyada- katkıda bulunmak üzere yazmaya başladım.

Daha da yazacağım! Işığımız, sevgimiz ve merakımız eksik olmasın yeter ki... :)