10 Nisan 2012 Salı

Doula'nın Yolculuğu - Unutuş Zamanı

Söz büyüdür. Doğal oluş halindeki bir “şey”i söze döktüğün anda, onu bir kalıba dökersin aslında. Bu büyü bir çeşit yönlendirme de olabilir, sınırlama da; aslında bir müdahale başlı başına.
Yüzyıllardır, dünyanın bizi çevrelediği ilk zamanlardan bizim onu çevirmeye yeltendiğimiz bu çağa kadar, tanımlamadığımız bir şey kalmayana dek mücadele etmek üzere yönlendik.
İlk oluş, sorudan ibaretti. Biz o tek, kutsal, kaotik soruyu alıp, söze buladık. Bulaştık.
Sözsüz yapamaz olduk. Tanımlayamadığımızdan korktuk. Anlatamadığımızda bunaldık, anlamadığımızda
kıvrandık.
İçten içe, içimizi boğan söz ve anlam ve kavram kalabalığından yakındık ama bu acıyı yine kelimelerle yok etmeye çalıştık.
Her duyguyu tanımlamak, anlamak gerekiyordu. Her doğa olayına bir isim bulmak zorundaydık. Nedenleri, sonuçları irdelemezsek olmazdı. Dünyayı, tanrıyı, insanı, varoluşu anlamak ve anlamlandırmak zorundaydık.
Deliriverirdik yoksa! Boşlukta sallanır dururduk. İfade edilemeyecek olanların içimize dolmasıyla olabilecek en derin ıstıraba mahkûm olabilirdik!
Şimdi.

İlahi olanın, gerçeğin içine dolmasına izin vermek, bu çağda büyük cesaret gerektiriyor. Yanlış kodladığın hissedilirse bir akıl hastanesine kapatılman an meselesi! 19. yüzyılda içine dönen, şiir yazan, resim yapan, uzaklara dalan, hüzünlenen, pek konuşmayan melankolikleri, romantikleri bir düşün. Ya intihar ettiler, ya akıl hastanelerinde yaşlandılar, yahut katledildiler. “Toplumun huzurunu bozmak, mevcut düzene karşı gelmek” gibi gerekçelerle üstelik.
Bugün kimse kimseyi doğramıyor içine döndüğü için. Ama kişiye kendi çelişkileri, engizisyondan daha büyük baskı yapıyor.
Maruz kaldıklarımızla beraber, özümüzle ilgili çelişkilerimiz çoğalıyor.
Şimdi.
Bir düşün.
Kelimelerinin elinden alındığını. Tanımlarının kaybolduğunu. Anlam verdiğin her şey için oluşturduğun muazzam dizinin sihirli bir şekilde yok olduğunu. Dilini unuttuğunu.
Bir sahne geliyor gözümün önüne. Muazzam bir bahçe. Her renk çiçeği, her türlü canlıyı, güzelliği, bolluğu barındırdan, cennet kavramıyla ilişkilendirdiğimiz her şeyin bir arada, mükemmel bir uyum içerisinde varolduğu bir bahçe. Cennetin ta kendisi. Güzelliğin, ferahlığın ve uyumun ta kendisi.
Bahçeye girmeden evvel, önünde akan nehirden geçmen gerek. Lethe ırmağı gibi. Suyundan bir damla alırsan vücuduna, bildiğin her şeyi unutacaksın. Lal olacaksın. Abdal olacaksın. Kelimelerin, anlamların, tanımların, hepsi yok olacak; akıp gidiverecek.
Durup düşünmez misin? Tereddüt etmez misin?


Şimdi üzerinde durduğum eşik taşı, bana sorup duruyor, var mısın?
Sıkı sıkı tutunduğun, bildiğin, öğrendiğin, giydiğin, sarıldığın, sen bildiğin her şey. Seni sen yapan her şey. Herkes. Herhangi birini bile, herhangi bir sebepten, bütünüyle bırakabilir misin?
Çevreleyen her şey törpülendiğinde tam ortada kalacak olan öz, bütün çıplaklığıyla, kendinin farkında olmaya hazır mı?
Farkında olarak unutmaya, bırakmaya hazır mısın?
İlerlemek deyince bir sayı doğrusundan başka bir şey düşünemeyen modern zihnin, bir sarmalın içinde gezinmeye hazır mı?
Doula yolculuğu üzerine epey düşündüm, anlamlandırdım, eksilttim bazı şeyleri, bazılarını çoğalttım. Kadınlık, insanlık, doğum vesaire. Aklımda dönüp duranlar bunlardı. Ama hayatımda daha önce de birkaç kez olduğu gibi, “ilahi bir afallama” yaşamış vaziyetteyim. Bana oturup bir şeyler anlatılmalı, öğretilmeli diye düşünürdüm.
Doula yolculuğu, sadece bir yolculuk. Tam manasıyla ve bütün manadan arındırılmışlığıyla bir yolculuk. Koca bir hiç doğurup sırrına ermem icap eden bir yolculuk. Manasına değil, cevabına hiç değil. Sırrına, ta kendisine.
Şimdi bir ağaç gibi duruyorum. Öylece duruyorum. Konuşmadan, anlamlandırmadan, tanımlamaya çalışmadan.
Önce söz vardı. Peki ya onun da evvelinde?
Bir sıraya koymak gerekecek elbet. Yine durmayacak içim, anlatmam icap edecek. Bilmiyorum nasıl olacak. Ama rengarenk bir müzikle başladı yolculuk. Gölgemi kovalayacağım belki. Kancalarda asılacağım. Dönüp duracağım unutarak, en baştan alarak.
Ama nasıl bir heyecan bu, ne “tam” bir yolculuk!!
Selametle!


(Bu ağaca Gökçeada'nın en rüzgarlı tepelerinden birinde rastlamıştık. Şimdi yeniden çıktı karşıma fotoğraf, daha çok bakıyorum şimdi ona.)